Kayıtlar

MÜTEKABİL BİR SERZENİŞ

    Gökyüzü sisli puslu. Ay belli belirsiz. Işık inanca muhtaç. Baharın içinde şen olmak varken mevsimsiz erbainler yaşamamalı, diyorum. İnsaflı bir dokunuş bekliyorum ilkbahar rüzgârlarından. Esenliği yalnız kendi ruhumda demlendirmek vicdansızca bir istek olur, biliyorum. Ben zaten iğneyi değil kendime hep çuvaldızı batırıyorum. Büyüklü küçüklü hiçbir sevinci kendimde oturtamıyorum. En usta terzinin ellerinde bile biçim verilemeyen bir beden gibi taşıyorum kazançlarımı.       Kıdrelerin içinde uzun susuşlarımın susuzluğunu kesecek bakır bir kase arıyorum. Aradığım şey aradığım yerde değilse şayet; ben hangi biçimsiz kaderi ırgalıyorum.        Kabullerin ve redlerin ortasında askıda kalmış vaziyetteyim. Süddeden geçersem eğer ufkun ötesini görebileceğimi biliyorum.  Beni tam bu eşikte bekleten tüm sebeplerin sonuca dönüştüğü yerde, beni o muğlak zeminden atlatacak olanı hazırolda bekliyorum.

EZGİYİ ARAMAK

  Sesleri dinlemeye koyuldu, bazı sesleri dinleyeyazdı; sonra tüm sesleri dinledi. Gözü, gönlü, kulağı hep o ıssız ritmi aramaktaydı. Hangi melodi de can bulacağını elbet  biliyordu. Bilmediği şey ise o tınıyı hangi teslimiyetsiz vakitte yakalayabileceğiydi.       İnsan, kendi kendisinin ezgisidir, dedi, ilerledi usulca. Yolculuğunun imsak vakti evresinde olduğunu sezdi. Varışa yaklaştıkça tahammülsüzleşen bir kıvrıma kulaç attı bu örtük evrede.      Sesler kimi çoğalıp kimi azalıyordu zihninde. Tamamlanacak sandığı yolun bitişi kendi varamayışının ispatı oluverdi. Oyluk bir ağaç kavuğundan akan berrak su gibi olmayı diledi. Bu dünyada bir insan olarak var olmak dışında her türlü varoluşa talipti...       

ZamanÇizgisininNeresindesin?

    Ben, hep,  gecenin insanı tamamladığını düşünürüm. Çünkü gündüz daima karanlıkla bütünlenir.  Birbirlerine bağlanmasalar boynu bükük kalacak iki kardeş gibidirler.       Herkesin ve her şeyin bir eşleniği var mıdır, bilinmez lakin; herhangi iki şeyi birbirine iliştiren her ne ise aradaki bağı ve uyumu inşa eden temel taş o'dur, bilirim.       Bütün bu karmaşık döngü içerisinde; binbir vesileyle yaşamın da ölüme daima omuz atıp insanı sonsuz sona yaklaştırdığını biliriz.       Yazgısını kendine kurban eden binlercesine inat, kaderinin oyuncağı olmamış binlercesi vardır. Hayata kafa atmakla kafa tutmak arasında bir yerde korkusuzca duranlar, ölümü kendilerine uzak görmezler. Çünkü yaşamı kendine zehir etmeden de ölümü cepte taşımak mümkündür.      Bütün mümkünlerin ötesinde zihnini ve kalbini dolduran şeylerden azade olamayan insan, kainatın ortasında ekvator çizgisi gibi durur. Durduğu yer ...

DÖNEMEÇ

   Çıkmaz sokaklarda değil,  geri dönüşsüz yollarda kalakalıyorum hep. Adım atacağımı zannederken gösterdiğim cesaret, korkumun esaretine dönüşüveriyor.      Varmakla ummak, aramakla bulmak arasında mekik dokuyorum. Geceye hasret susuşlarım, gündüze çalan boşluklarımın varyantları oluyor.      Soluksuz kalmamak için yavaşlıyor gibi görünsem de nefesimi kesen uğultuyu kimseye hissettirmiyorum.     İnsan, insanın ruhunda demleniyorsa şayet, ben hangi acımış çayları tadıyorum bilemiyorum.      Bulutların ağıtı olan yağmur tanelerini, eşsiz bir seremoni gibi dinleyenlere hayretle bakakalıyorum. 

FARKIN FARKINDA OLMAYA DAİR

  İzler bırakıyoruz geleceğe. Narin adımlarla taşınmıyoruz şimdinin siretine. Kendimizi köprü etmediğimiz çok az şey var elimizde. Çoğu zaman bizden habersiz inşa oluyor tüm bu bağlantılar.      İnsan, insandan gidemeyendir, diyorum karşımdaki surete.  'Hayır!, yanılıyorsun' diye itiraz ediliyor hep bir ağızdan, 'bizler çoğu zaman insanı saf dışı bırakan bir zaman diliminde sıkışıp kalıyoruz.' deniliyor. O vakit anlıyorum; arayışlarımızın dünya hakikatlerine sırt çevirdiği noktada dengeyi kaybetmenin eşiğinde kalakalıyoruz.         Bizi kendimize düşman, topluma dost kılan bu dayatma düzenin içinde varlığımızı tamamlayamıyoruz. İsmimizin defterden silindiğini ise çok geç fark ediyoruz.

SİLİK ÇİZGİ

   Kımıltısız bir susuşun ardına sığınmıştı yine. İnsan, insanın karanlığıdır, dedi, geceyi parlatan ay'a bakarak. Aslında insan, insanı, en çok anlaması gereken yerde, çaresiz bırakıyordu. Bir kötülük etmeden de bazen birine zarar verilebiliyordu.       Varlıkla yokluğun arasındaki o muğlak çizginin belirginleşmesi için vereceğimiz kararları dönüşümsüz bir surette demirlemeliydi. Gemiyi limana sağlam bağlayan çapa değildi sadece, sağlamlık; demirin neye tutunduğuna da bağlıydı. Bizler aslolanı gözden kaçırdığımızda esasen ipin ucunu da kaçırmış oluyorduk. Kaçırdığımız şey kaderimiz miydi hayallerimiz mi bunu gökyüzüne sormalıydık.Susmak gerektiği yerde susmalı, konuşmayı beyhude bir çabaya kurban etmemeliydik.

HIŞIRTIYI ÇIKARAN KİM?

        Sağanak endişeler birikiyor yine omzumda. Kaygıyı teslimiyete, sabrı duaya dönüştüremiyorum her zaman. Önümdeki yüksek dağlar gözümde büyümezken ayağımın dibindeki o belli belirsiz tümseklere batıp kalacakmışım gibi geliyor. Halbuki biri diğerinden daha aşılmaz değil, bu hayatta hiçbir yol diğerinden daha ulaşılabilir değil.          Zihnim kelamsız düşüncelere yuva olurken, bir hışırtı sesi işitsem kıyamet kopuverecek sanıyorum. Aslında biliyorum ki; herkes, kendi kıyametini de mucizesini de içinde taşıyor. Kendime bir teselli bulmazdan önce ruhuma kalkan edebileceğim bir sukunet yaratmam gerektiğini anlıyorum.